Düşünsenize, bir sabah kalktınız. Telefon ekranı kararmış, arabaya bindiniz, navigasyonunuz patates olmuş. Hani şu her şeyi akıllılaştıran, hayatımızı kolaylaştıran, hatta bizim yerimize düşünen o görünmez zihinler var ya, hepsi tatile çıkmış. Bir günlük izin, topu topu 24 saat. Kimine göre komik bir senaryo, kimine göre kıyamet provası. Ama ben bu devasa makinelerin, fabrikaların, gemilerin içinde yoğrulmuş biri olarak şunu söyleyeyim: O akıllı dediğimiz sistemlerin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu ben bilirim.
İlk önce ne giderdi? Şehir merkezlerindeki trafik ışıkları, değil mi? Zaten beş dakikada bir çıldırıyoruz kırmızıda beklerken, bir de o ışıklar kendi kafasına göre çalışmaya başlasa, ki çoğu sinyalizasyon sistemi artık yoğunluğa göre karar veriyor, İstanbul üç saatte felç olurdu. İnternet bankacılığı mı? Hayal. Kredi kartı geçmedi mi? Ne nakit çekecek ATM kalır ne de kuyruklara dayanacak sabır. Süpermarket rafları bir günde boşalmaz belki ama tedarik zincirindeki o akıllı optimizasyonlar çöktüğünde, domatesin tarladan tezgaha gelmesi bile meçhul olurdu. Bizim günlük alışkanlıklarımızın çoğu, farkında olmadan, arkada bir algoritmaya emanet.
Oysa asıl mesele, gözümüzün önündekilerden ibaret değil. Ben gemilerde, okyanusun ortasında, yüzlerce sensörün topladığı veriyi işleyen sistemlerin nasıl rotayı çizdiğini, yakıtı optimize ettiğini gördüm. Bir anda hepsi sustuğunda, kaptan eski haritalarına dönse bile, o devasa motorların verimliliğini, arızalarını takip eden akıllı sistemler devre dışı kalırdı. Fabrikalar desen, bir robot kolunun hangi parçayı ne hızla alacağına karar veren yapay zeka durduğunda, tüm bant durur. Elektrik şebekeleri, doğalgaz akışı, hatta su arıtma tesisleri... Bunların hepsi artık akıllı optimizasyonlarla dönüyor. Yılların emeğiyle kurulan bu karmaşık yapı, bir günde yavaş yavaş sendelemeye başlar, sonra da küt diye yere yapışırdı.
Peki ya insanlar? İlk başta bir şok, sonra koca bir panik dalgası. Kimse kimseye ulaşamaz, haberler yayılamaz, dedikodu ve korku alır başını giderdi. Hani o her şeyi "Google amcaya" soranlar var ya, bir anda nereye bakacaklarını bilemezlerdi. Bir bakkaldan ekmek almak için bile telefonundaki kare kodu okutmaya çalışan gençlerin hallerini düşünün. Yaşlılar belki bir nebze daha dayanıklı olurdu bu duruma, çünkü onlar parasını cüzdanında, telefon numarasını beyninde taşıma alışkanlığına sahip. Ama bizim gibi, her şeyi dijitale emanet eden nesiller için o bir gün, daha önce hiç tatmadığımız bir yalnızlık ve çaresizlik hissi yaratırdı.
Bir günün sonunda, dünya yıkılmazdı belki. Ama o bir günlük aksaklık, bize kendi kırılganlığımızı suratımıza çarpar gibi gösterirdi. Eskiden her şeyin manuel yürüdüğü, insanların birbirine daha fazla konuştuğu, yolları ezbere bildiği zamanlar vardı. Şimdi ise ufacık bir aksaklık, koskoca bir zincirleme reaksiyona neden oluyor. O bir günün sonunda AI sistemleri tekrar açılsa bile, zihnimizde çok derin bir iz bırakırdı. Ne kadar bağımlı hale geldiğimizi, aslında ne kadar az şey bildiğimizi ve o metal yığınlarının, kod satırlarının aslında hayatımızın ne kadar merkezine oturduğunu net bir şekilde anlardık. Ve muhtemelen, o bir günün ardından, "acaba yedek bir planımız olmalı mıydı?" diye kendi kendimize fısıldardık.